BİR TIP FAKÜLTESİ ÖĞRETİM ÜYESİNDEN ÖĞRENCİLERİNE YAZILMIŞ AÇIK ÖZÜR MEKTUBU


BİR TIP FAKÜLTESİ ÖĞRETİM ÜYESİNDEN ÖĞRENCİLERİNE YAZILMIŞ AÇIK ÖZÜR MEKTUBU
(Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi 1995-1996 dönemi mezunları için yazılmıştır)

Sevgili meslektaşlarım,
14 mart tıp bayramlarında veya bir öğretim yılı bitip yeni mezunlar verdiğimizde hep kendi mezun olduğum yılı hatırlarım. Çok değil bundan 16 yıl kadar önceydi. Ne kadar mutluydum o gün, ne kadar gururlanıyordum tıp doktoru ünvanımla. Artık toplum içinde saygın bir yerim olacaktı. Uzman olmak istiyordum elbet ve şu andaki kadar olmasa da belirli dallarda uzmanlık sınavını kazanmak o zamanlar da oldukça zordu. Yalnızca bilgide yetmiyordu o zamanlar bu sınavları kazanmak için. Daha bir sürü etken söz konusuydu. Ama ne gam, hekim olmuştum ya. Çok fazla maaş vermeseler bile iş garantimde vardı . Uzman olmasam da önemli değildi. Çünkü bir pratisyen hekim olarak çalışsam bile halkım bana değer verecek, geçinecek kadar para kazanabilecektim. Bunların ötesinde sağlık sistemi içinde bir yerim olacak, ne yaptığımı bilecek ve ülkemin sağlık düzeyine olumlu katkıda bulunabildiğimi hissedebilecektim. Başka ne isteyebilirdi ki insan. 
Hekimliğin bir sanat olduğu son günlermiş o zamanlar. Sonra hekimlik yavaş yavaş sanatlıktan çıkıp para kazanılacak bir meslek olmaya başladı. Belki de çağdaşlaşmanın kaçınılmaz sonucuydu bu. Ama 12 eylül 1980 i takip eden yıllarda ülkemizde halkımızın moral değerlerinde öyle bir akıl almaz yozlaşma başladı ki… “Ben” ” bizin” önüne geçti, köşeyi dönen kaptan sayıldı, çok çalışmak, dürüst olmak, devleti düşünmek, halkı için çalışmak enayilik oldu. Dönemin liderlerinden birinin “Benim memurum işini bilir” , “Anayasayı bir kere ihlal etsek ne olur” sözlerinde kendini gösteren anlayış toplumun tüm kesimlerine egemen oldu. Ne yazık ki iyi diye nitelendirebilecek tüm değerlerin yerleşmesi çok uzun yıllar almasına rağmen kötülük bulaşıcı bir hastalık gibi hızla yayıldı. Toplumun tüm kesimlerinde başlayan yozlaşma ne yazık ki sanatımızı etkilemekte gecikmedi. Şairin dediği gibi 
“Bütün renkler aynı anda kirleniyordu.
Birinciliği BEYAZA verdiler.”
Toplumdaki bu genel yozlaşmaya bir de hekimlerin kendi sorunlarına yabancı kalması eklendi. Pratisyen hekimler pratisyen kişiliğinin kaybolması üzerine pratisyenliği tıpta uzmanlık sınavını kazanana kadar idare edilecek bir iş olarak kabul edip sorunlarını dile getirmediler, çözmeye çabalamadılar. Asistanlık zaten uzman olana kadar katlanılması gereken bir kurum diye asistanlar kendi sorunlarıyla uğraşmadılar. Muayenelerinde veya özel hastanelerinde iyi para kazanan bazı meslektaşlarınız ise “batan geminin lüks kamarasında bulunmanın o kişinin hayatını kurtaramayacağını” unutup mesleki sorunlarına yabancılaştılar. Tıp fakültelerinde çalışan öğretim üyesi meslektaşlarınız ise üniversitelerin kendi sorunları ile boğuşmaktan mesleki sorunlarına gereken zamanı ayıramadılar. 
1981 yılında sanki sağlık sistemindeki çarpıklığın tek sorumlusu hekimlermiş ve güzel ülkemizin her tarafına hekim dağıtmakla halkımızın sağlık sorunları çözülebilecekmiş gibi bir de zorunlu hizmet yasası çıkartıldı. Bu da yetmedi, yeni yeni gecekondu tıp fakülteleri açarak, 100 kişi yetiştirebilecek tıp fakültelerine 300 öğrenci aldırarak yıllık hekim diplomalı kişi  “üretimi”  beşbinlerin üzerine çıkartıldı. Bu hekimlerin önemli bir kısmının yetersiz eğitimle mezun olması, hastalardan kaçmalarına ve kutsal mesleğimize yabancılaşmalarına neden oldu. Bunun farkına varan sade vatandaşlarımızda pratisyen hekime olan güvenini yitirdi, saygısını yitirdi. “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz” diyen yüce Atatürk’ün makamına sonradan oturan bir takım büyüklerin(?) en ufak rahatsızlıklarında bile devlet kesesinden Amerika’ya gitmeleri Türk hekimlerine olan güvenin sarsılmasında önemli bir rol oynadı. Çok seslilik adına, rating kazanma savaşı uğruna medyanın bazı sözde gazetecileri, doktor hataları olduğunu savladıkları yalan yanlış haberlerle meslek onurumuzun, ” Allah ile kul arasında bir yeri olduğu öne sürülen sanatımızın” ayaklar altına alınmasına yardımcı oldular. 
1980 lerin sonrasında ülkenin her türlü derdine çare gibi ortaya sürülen özelleştirme furyasından sağlık hizmetleri de nasibini almakta gecikmedi. Devlet temel görevlerinden olan sağlık ve eğitim gibi konuları da özel sektöre yükleyip bu işin içinden sıyrılma gayretine girdi. Ama ne hikmetse kendine okul yapacak para bulamadı, özel eğitim kurumlarına teşvik verdi, kendi hastane yapamadı, özel sağlık kuruluşlarına kredi verdi…, kendi üniversitelerinden esirgediği yardımı özel üniversitelere yapmaya başladı. Ah birde devlet hastanelerini de satıp kurtulabilseydi….

İşte sevgili meslektaşlarım, böyle bir ortamda 6 yıl fakültemizde okudunuz, 3 yılını kliniklerimizde geçirdiniz ve hekim oldunuz. Hepinizi kutlarım. Ama ben kendi kendimi kutlayamıyorum, rahatsız hissediyorum. Huzursuzum….Uzun süredir huzursuzum.. Hekimliğin böylesine prestij kaybettiği yıllar boyunca buna yeteri kadar karşı çıkamadığım için huzursuzum. Bunu önleyemediğim için yeniğim, eziğim. Ama bu gün huzursuz olmamın acaba başka bir nedeni mi var diye düşünüyorum. Evet, hekim olarak onur sınavını kaybettik, peki ya ağabeyiniz olarak, hocanız olarak…..
Neler yapmak istiyordum sizler için bir bilseniz, neler yapmak isterdim bir fırsatını bulabilseydim. Sizlerdiniz, tıp öğrencileriydi benim varlık nedenim aslında. Sizler varsınız diye üniversite öğretim üyesi olmak istemiştim, sizler olduğunuz için ben bir üniversite hocasıydım. Bir öğretim üyesi , bilim adamı olmanın “olmazsa olmaz” koşulu olan özgür düşünme, bilim üretmek ve bir hekim olmanın “olmazsa olmaz” koşulu olan hastalarının sağlık sorunlarını çözmekten başka özelliklere de sahip olmalıydı. Ögrenebilmek-Eğitilebilmek, Öğretebilmek-Eğitebilmek. Sizlere neyi, ne kadar öğrettiğimi düşünüyorum….. ve utanıyorum. Kadın Hastalıkları ve Doğum adına 4. sınıfta her gruptan 2-3 kişiye pratik yaptırıp, intörnlüğünüz sırasında 5-6 kişilik gruplar halinde haftada 2 gün 45 dakika hasta başında vizit yaparak öğretim açısından yasak savdım. Sizlere bir pratisyen hekim olarak asıl lazım olacak olan doğum yaptırmayı, doğum komplikasyonlarıyla baş etmeyi, aile planlaması yöntemlerini uygulamayı, düşüklerle, enfeksiyonlarla savaşmayı öğretemedim. Peki ya eğitim adına, bir usta-çırak ilişkisi olduğunu her fırsatta yinelediğimiz hekimlik eğitimi adına ne yaptım? Kaçınızı ismiyle tanıyorum? Erkek hasta muayene etmeden hekim olmaya çalışan kaç arkadaşınıza hekimliğin ırk, din, cinsiyet farkı gözetmeden yapılacak bir meslek olduğunu anlatmaya çalıştım? Kaçınıza bağnaz düşüncenin, kör inançların kişinin düşünme yeteneğini yitiren bir kanser türü olduğunu öğrettim? Kaçınıza bilimsel düşüncenin ne olduğunu, bilimsel araştırmanın nasıl yapılacağını öğrettim? Kaçınızla dürüstlük, erdemlik, vatan sevgisi, insan sevgisi üzerine sohbet ettim? Deontolojiye uygun davranışlar konusunda kaçınıza iyi örnek oldum? Kaçınıza bir üniversite öğrencisinin yalnızca sırada oturan, anlatılanları doğru mu yanlış mı diye düşünmeden önce not defterine, sonra belleğine yerleştiren, ağzından lokması bile alınsa ses çıkarmayan bir zavallı olmadığını, derse ortak, bilgi üretimine ortak, üniversiteye ortak olması gerektiğini anlattım?

Keşke bu sorulara olumlu cevap verebilseydim, keşke sizlere daha iyi hocalık edebilseydim. Keşke…,keşke…

Ben görevini yerine getirememiş bir öğretim üyesiyim. Kendimi huzursuz hissediyorum. Hepinizden özür diliyorum. Beni affedin.
Ama siz sevgili meslektaşlarım,
Siz bizim kuşaktan daha iyi bir kuşağı oluşturun. Oldu bittilere boyun eğmeyin. Yalnızca tıbbi bilgilerle donanıp uzman olma çabasına girmeyin, gözünü açın ve çevrenize, dünyaya bakın. Kendi mesleğinize yabancılaşmayın, birlikten kuvvet doğduğunu ve mesleki sorunlara en iyi çözümün meslek odalarında bulunabileceğini unutmayın. Tabip odalarına üye olun ve aktif olarak çalışın. Meslek onurumuzu yüceltin. İnsanlık onurunu her yerde koruyun. Çok çalışın ve çok para kazanın, ama paranın meslek onurumuzun önüne geçmesine, hastalarınızla aranıza girmesine izin vermeyin. Hastalarınızı sevin, insanları sevin, kendinizi sevin, boş inançlara, bağnaz düşüncelere ödün vermeyin, bunlarla savaşın. Bir insanın insanca yaşama hakkını en zor şartlarda bile savunun. şairin sözlerini unutmayın.
“Dünyayı güzellik kurtaracak
Bir insanı sevmekle başlayacak herşey”
Ve yıllarca sonra, oturup düşündüğünüzde kendinizi huzurlu hissedin,yapmanız gerekenleri yaptığınızı bilin, eziklik hissetmeyin, mutlu olun.
Dr.Aytekin Altıntaş,1996

Add Comment

Atatürk Cd. Kemal Özülkü İşhanı K:10 Adana